İçeriğe geç

İskenderiye’yi kim fethetti ?

İskenderiye’yi kim fethetti? sorusunun peşine düşen bir İzmirli günlüğü

Daha Fazlası İçin: İnstagramda kısıtlama yemek ne demek ?

Değerli Reeltarim okurları, bu makalemizde “İskenderiye’yi kim fethetti” konusunda bilmeniz gereken her şeyi derledik.

İzmir’de sabahları uyanmak, tarih kitaplarıyla değil ama tarih kitaplarının kafanın içinde açılmasıyla başlıyor bazen. En azından bende durum böyle. Bir yandan simit alıyorsun, bir yandan kafanın içinde “İskenderiye’yi kim fethetti?” sorusu dönüp duruyor. Sanki Ege’nin rüzgârı bile kulağıma fısıldıyor: “Bunu bir araştır, yoksa iç huzurun gelmeyecek.”

Ama mesele şu: Ben tarihçi değilim. Yani öyle profesör ciddiyetiyle “M.Ö. 331 yılında…” diye başlayamıyorum. Ben daha çok sokakta yürürken kendi kendine konuşan, bazen kulağına kulaklık takıp dünyadan kopan, ama içten içe her şeyi fazla düşünen biriyim. Ve işte bu yüzden “İskenderiye’yi kim fethetti?” sorusu bende küçük bir egzistansiyel kriz bile yaratabiliyor.

Sabah simit, tarih kitabı ve kafada dönen sorular

Geçen gün Alsancak’ta yürürken simitçiden bir simit aldım. Simitçi abi “susamı bol mu olsun?” dedi. Ben de otomatik olarak “bol olsun abi, tarih de bol olsun” dedim. Adam bana baktı, ben ona baktım. O an anladım ki beynim artık simit siparişi verirken bile antik çağ referansı yapıyor.

İç ses:

“Sen normal değilsin.”

Ben:

“Ben sadece İskenderiye’yi kim fethetti? diye düşünüyorum.”

İç ses:

“İnsanlar sabah kahvaltı yapıyor.”

Ama gerçekten bu soru öyle basit bir soru değil. Çünkü “fethetmek” dediğin şey bile tarih boyunca değişiyor. Bir şehri almak mı fethetmek? Kurmak mı fethetmek? Yoksa sadece orada bulunup “ben geldim” demek mi?

İşte burada iş biraz karışıyor.

Antik çağın “şehir kurma” hamlesi: Büyük İskender

“İskenderiye’yi kim fethetti?” sorusunun en temel cevabı aslında direkt Büyük İskender’e çıkıyor. Ama dur, hemen “tamam konu kapandı” deme çünkü bu iş o kadar düz değil.

Büyük İskender (evet adı üstünde zaten şehirle aynı vibe), M.Ö. 331 civarında Mısır’a geliyor ve İskenderiye şehrinin temellerini atıyor. Yani teknik olarak baktığında “fethetmek”ten çok “kurmak + fethetmenin bonus DLC’si” gibi bir durum var.

Ben bunu ilk öğrendiğimde şunu düşündüm:

“Adam gidiyor, yeni şehir kuruyor, ben ise mutfakta tost yakıyorum.”

İç ses:

“Karşılaştırma yapma.”

Ben:

“Yapıyorum çünkü İskenderiye’yi kim fethetti? sorusu beni buna zorluyor.”

Büyük İskender’in olayı şu: Adam sadece savaşmıyor, aynı zamanda şehir planlıyor. Bugün biri çıkıp “ben hem savaş kazanayım hem şehir tasarlayayım” dese biz ona muhtemelen “sen bir dinlen” deriz. Ama o dönem böyle bir tempo normal.

Fetih mi, kurma mı? Kavram karmaşası

Şimdi burada asıl kafa karışıklığı başlıyor. Çünkü “İskenderiye’yi kim fethetti?” sorusu aslında dilin tuzağı gibi.

Fethetmek denince insanın aklına surlar, savaşlar, kılıçlar geliyor. Ama İskenderiye özelinde olay biraz daha “geliyorum, kuruyorum, isim de bana ait olsun” enerjisinde.

Geçen gün bunu arkadaşıma anlattım. Dedim ki:

“Bak İskenderiye aslında fethedilmekten çok tasarlanmış gibi.”

Arkadaşım dedi ki:

“Sen fazla düşünüyorsun.”

Haklı olabilir.

Ama ben yine de düşündüm.

İç ses:

“İskenderiye’yi kim fethetti?”

Ben:

“Büyük İskender.”

İç ses:

“Peki neden bu kadar dramatize ediyorsun?”

Ben:

“Çünkü hayatımda dramatize edecek başka şey yok.”

Bir de işin Roma ve İslam dönemi var

Şimdi iş burada daha da renkleniyor. Çünkü İskenderiye sadece Büyük İskender ile bitmiyor. Şehir resmen tarih dizisi gibi: sezon sezon el değiştiriyor.

Roma dönemi geliyor, şehir artık başka bir gücün etkisine giriyor. Ardından İslam orduları 7. yüzyılda Mısır’ı fethediyor ve İskenderiye de bu süreçte el değiştiriyor. Özellikle Amr bin As döneminde Mısır’ın alınmasıyla birlikte şehir yeni bir yönetim düzenine giriyor.

Ama ben bunu okurken şunu düşündüm:

“Bu şehir ne kadar taşınabilir bir şeymiş ya…”

İzmir’de ev taşıyamayan ben, İskenderiye’nin yüzyıllar boyunca el değiştirmesine bakıp hafif bir hayat sorgulaması yapıyorum.

İç ses:

“Sen sadece İskenderiye’yi kim fethetti? diye bakıyordun, nerelere geldin?”

Ben:

“Ben gelmedim, tarih beni getirdi.”

Günümüz İzmir sokaklarında İskenderiye tartışması

Bir gün arkadaşlarla Kordon’da oturuyoruz. Konu döndü dolaştı yine tarihe geldi. Biri dedi ki:

“İskenderiye’yi kim fethetti ya?”

Ben direkt atladım:

“Bak bu soru basit değil.”

Herkes sustu.

Devam ettim:

“Büyük İskender kuruyor, Roma sahipleniyor, sonra Arap fetihleri geliyor. Ama asıl mesele şu: biz neden bunu hâlâ konuşuyoruz?”

Bir arkadaşım:

“Çünkü sınav var.”

O an bütün felsefem çöktü.

İç sesle küçük bir kavga

İç ses:

“Sen normal bir konuyu bile dramatik hale getiriyorsun.”

Ben:

“İskenderiye’yi kim fethetti? sorusu normal mi sence?”

İç ses:

“Evet.”

Ben:

“Hayır.”

Sonra sustuk.

Bazen insan kendi iç sesiyle bile anlaşamıyor. Özellikle konu antik şehirler olunca.

İskenderiye’yi kim fethetti? sorusunun bende bıraktığı garip etki

Garip olan şu: Bu soruya cevap bulunca rahatlamıyorsun. Tam tersine daha çok soru geliyor.

“Fethetmek tam olarak ne?”

“Bir şehri kurmak mı daha büyük başarı?”

“Yoksa o şehirde yüzyıllar sonra hâlâ adının anılması mı?”

Ben bunları düşünürken evde çay koyuyorum, bardak taşırıyorum, sonra kendime kızıyorum:

“İskenderiye’yi düşüneceğine ocağı kapatsaydın.”

Ama işte beyin böyle çalışmıyor. Özellikle İzmir’de yaşıyorsan, deniz kenarında oturup her şeyi fazla düşünmek bir tür yan etki gibi.

Gündelik hayatla antik tarih arasındaki tuhaf köprü

Geçen gün markette sıra beklerken biri önümde “İskenderiye’yi kim fethetti?” diye telefonda konuşuyordu. Kulak misafiri oldum.

İçimden:

“Bak bu soru beni takip ediyor.”

Sonra düşündüm:

Belki de bazı sorular cevaplanmak için değil, insanı düşünmeye zorlamak için vardır.

Belki de İskenderiye’nin hikâyesi de böyle bir şeydir.

Son düşünce gibi değil, arada kaynayan bir fikir

İskenderiye’yi tek bir kişinin “fethetmesi” aslında hikâyeyi eksik anlatıyor. Çünkü şehir, tek bir olayın değil, yüzyılların üst üste binmiş katmanlarının ürünü gibi.

Ama ben yine de her “İskenderiye’yi kim fethetti?” sorusunu duyduğumda aklıma önce Büyük İskender geliyor. Sonra Roma geliyor. Sonra Arap orduları. En son da ben geliyorum: Alsancak’ta simit yerken hayatı fazla düşünen biri olarak.

İç ses:

“Sen yine dağıttın.”

Ben:

“Belki de tarih dediğin şey biraz da dağılmaktır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort deneme bonusu veren siteler 2025
Sitemap
403 Forbidden

403

Forbidden

Access to this resource on the server is denied!